Reklam sektörü, var olduğu günden beri bulunduğu çağın ruhuna ayak uydurmayı başarabilmiş sektörlerden biri oldu. Sosyal medya hayatımıza girmeden önce rastgele bir dergi sayfasını karıştırırken karşımıza çıkan tatlı tesadüf anlar, bugün yerini dijital dünyanın hızıyla yarışan, çok daha hassas ve nokta atışı stratejilere bıraktı.
Geldiğimiz noktada şaşırtmak, güldürmek yetmiyor. Pek çok farklı platform bulunuyor; dolayısıyla milyarlarca mesajın havada uçuştuğu bu platformlarda doğru insana, doğru ihtiyaçla ve doğru zamanda ulaşmak gerekiyor. Bu koşulların hepsine tik atabildiğimizde reklam “başarı” kriterlerini sağlamış oluyor.
Markalar bu yeni dünyada hayatta kalabilmek için algoritmaların rehberliğine ihtiyaç duyuyor.
Bir ayakkabıya baktığımızda onun bizi internetin her köşesinde, her sayfa geçişinde takip etmesini bir tür kovalamaca gibi hissedebiliriz. Bu duruma dijitalleşen dünyada verimliliği sağlayabilmek adına bir tür gereklilik dememiz de yerinde olacaktır. Seçeneklerin gün geçtikçe daha çok artması, tüketicinin dikkat süresinin saniyelere inmesiyle markaların insanların zihninde yer etmesi de güçleşiyor. Tüm bu hatırlatmalar artık bir tercih değil, markaların hayatta kalabilme stratejisidir. Bizim için bu süreçte algoritmalar ise hedef kitlemizin kalbine giden karmaşık labirentte her adımımızı veriye dayalı bulgularla destekleyen navigasyon aracı işlevi görmektedir.
Başarılı reklamlar, veriler ve duyguların aynı potada eritilebilmesiyle oluşuyor.
Bizler, markaların her bir birey için anlamlı birer çözüm ortağı olması için çalışıyoruz. Algoritmaların bize sunduğu olanaklar, yaratıcılığımızı daha gerçekçi, daha etkili ve sonuç odaklı bir zemine taşıyor. Elde ettiğimiz veriler, hikaye anlatıcılığımızın gücüyle birleştiğinde, dijital ortamdaki kalabalıktan sıyrılıp doğru kişiyle samimi bir bağ kurmuş oluyoruz. Günümüzün başarılı reklamları, elde ettiğimiz verileri insani duygularla aynı potada eritebilmeyi başardığımızda ortaya çıkıyor. Erittiklerimizden süzülen içgörüyse kreatif vizyonumuzla hayat bulduğunda; markalar insanların zihninde yaşayan karakterler olarak konumlanıyor.
Hayatımızda yer verdiğimiz markalar kim olduğumuzu yansıtan ve karakterimizi tamamlayan parçalardır.
Her birimizin ilgi alanları ve merakları birbirinden bambaşka. Tercih ettiğimiz her marka, aslında kim olduğumuzu dış dünyaya yansıtan, karakterimizi tamamlayan ve bizi olmak istediğimiz kişiye ulaştıran birer parçaya dönüşüyor. Kendi başımıza belki de hiç fark edemeyeceğimiz ama dünyamıza hitap eden unsurların bir anda karşımıza çıkması, markaların bizimle kurduğu bağdan kaynaklanıyor.
Bizi dinlediğini düşündüğümüz algoritmalar dijital ayak izlerimizdir.
Evet, reklamlar bizi gerçekten dinliyor ama onlar bizim karşımıza çıkmayı kendileri durduk yere tercih etmiyor, biz onların bizi dinlemesini sağlıyoruz. Dijital dünyadaki her hareketimizle, saniyelik duraksamalarımızla ve bitmek bilmeyen daha özel olanı bulma arzumuzla onlara ne duymak istediğimizi fısıldayan aslında biziz. Hız bekleyen, seçenekler arasında kaybolmak istemeyen bu tavrımız, algoritmaları bizi daha dikkatli dinlemeye bir nevi mecbur bırakıyor. Aslında bu durum takip ediliyoruz hissi uyandırmaktan ziyade bizim markalara verdiğimiz ipuçlarını anlamlı birer yanıta dönüştürme çabası olarak algılanmalıdır.
Belki de algoritmaları bizi her adımda izleyen gölgeler olarak görmekten uzaklaşmalı uçsuz bucaksız dijital dünyanın içinde karakterimizi tamamlayan doğru markayı bulmamızı sağlayan birer rehber olarak kabul etmeliyiz; günün sonunda her başarılı veri eşleşmesinde payın en büyüğü kendimize ait.
Filiz Sıla Çelebi
Stratejist